25 Şubat 2011 Cuma

Her Hikaye İçinde Bir Sen Barındırır - 2



BANQUO :

Başımızı derde sokmak için,
Şeytanın doğru da söylediği olmaz mı bize ?
Yalansız bir iki yemle avlayıp bizi
Sürükler kalleşçe uçurumlara


MACBETH :

İnsanın düşündükleri
Gördüklerinden daha korkunç olurmuş meğer.

MACBETH :

Yıldızlar, kapayın gözlerinizi ! Hiçbir ışık sızmasın
İçimdeki derin, karanlık isteklere.
Göz görmesin elin ne yaptığını
Yine de olsun ama, olsun bu iş
Gözün bakamayacağı kadar korkunç olsa da.

LADY MACBETH :

Yüzün, beyim, yüzün bir kitaptır unutma;
İçinde korkulu birşeyler okuyabilir insan.

LADY MACBETH :

Dünyayı aldatmak isteyen dünyanın rengine bürünecek.

LADY MACBETH :

Yüzü bir değişti mi insanın, korku başladı demektir.

MACBETH :

.... bu işlerin daha burada görülüyor hesabı.
Verdiğimiz kanlı dersi alan,
Gelip bize veriyor aldığı dersi
Doğruluğun şaşmaz eli bize sunuyor
İçine zehir döktüğümüz kupayı

MACBETH :

Kelimeler ateşine su serper eylemin.

DONALBAIN :

Burada hançer saklı gülen yüzlerde
Kanımıza susayan kanca en yakınımızdır.

MACBETH :

Zağarlar, tazılar, kurt, çakal bozmaları
Çomarlar, finolar da köpek diye geçer.
Ama iş değer sırasına geldi mi,
Köpeğin hantalı, çeviği, avcısı, bekçisi
Cömert tabiatın verdikleriyle ayrılır birbirinden
Özel bir ad alırlar genel köpek listesinde.
İnsanlar için de bu böyledir.

LADY MACBETH :

Kendini boşuna harcamış olur insan,
Dilediğine erer de sevinç duymazsa.
Yıktığın hayat kendininki olsun daha iyi,
Yıkmakla kazandığın şey kuşkulu bir mutluluksa.

MACBETH :

Korkudan yediğim lokma boğazımdan gitmeyecekse,
Her gece korkunç rüyalar saracaksa uykularımı,
Varsın her şey çığrından çıksın,
Bu dünya da yıkılsın, öteki dünya da.
insana rahat nefes aldırmayan kuruntularla
Beynimizi bir işkence masasına çevirmektense
Ölüp rahat etmek daha iyi,
Rahat etmek için öldürdüklerimizle.

MACBETH :

Yüzümüzü bir maske gibi takacağız yüreğimize,
İçindekini görmesinler diye.

MACBETH :

Kötülükle başlayan, kötülükle sağlamlaşır.

HECATE :

Ölümlülerin başını yiyen,
Kendine fazla güven.

MALCOLM :

Meleklerin en parlağı gökten düşmüş
Ama melekler pırıl pırıldır yine de.
Bütün kötüler iyi suretine de girseler
İyilik yine de iyilik olarak kalır.

MALCOLM :

Dile getir duyduğun acıyı ! Dert sustu mu
Yüreğe dolar için için, yıkar yüreği !

SIWARD :

Kuru düşünceler boş umutlara götürebilir.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Her Hikaye İçinde Bir Sen Barındırır


EZEL



Bölüm 1




- Her ihanet sevgiyle başlar.

- İntikam, ölümden güçlüdür





Bölüm 2




- Seni seven, senin kurbanındır.


- İnsanın zaafı, onun en çok sevdiği şeydir.





Bölüm 3



- Kanımızı akıttıkları zaman değil, umutlarımızı kırdıkları zaman ölürüz.


- Oysa herkes öldürür sevdiğini,
Kulak verin bu söylediklerime.


Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle.


Korkaklar öpücükle öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle.


Şehvetli ellerle boğar kimi,
Kimi altından ellerle.


Merhametli kişi bıçak kullanır,
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.


Kimi sevmez yeterince, kimi fazla sever,
Kimi satar, kimi de satın alır.


Kimi gözyaşı döker öldürürken,
Kimi kılı kıpırdamadan


Çünkü herkes öldürür sevdiğini,
Ama herkes öldürdü diye ölmez


Oscar Wilde



14 Ağustos 2010 Cumartesi

Göçtü Kervan

GÖÇTÜ KERVAN KALDIK DAĞLAR BAŞINDA

Ah nice bir uyursun uyanmaz mısın
Göçtü kervan kaldık dağlar başında
Çağrışır tellallar inanmaz mısın
Göçtü kervan kaldık dağlar başında

Emr-i hac göçeli hayli zamandır
Muhammed cümleye dindir imandır
Delilsiz gidilmez yollar yamandır
Göçtü kervan kaldık dağlar başında

Yunus sen bu dünyaya niye geldin
Gece gündüz Hakkı zikretsin dilin
Enbiyaya uğramaz ise yolun
Göçtü kervan kaldık dağlar başında

7 Haziran 2010 Pazartesi

Usta


Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar.
-----------------------------
Geçti, istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar...

6 Haziran 2010 Pazar

Geri Dönüş



Yazacak çok şey var. Sadece futbol için düşündüğüm blogu artık bir günlük gibi kullanmaya karar verdim. İtiraf etmeliyim ki ''bir aceto gibi, bir borges gibi okunurmuyum acaba'' diyerek okunma kaygısıyla başladığım blog serüveninde artık okunmak umrumda değil. Neden mi ? Yazmanın, yazdıktan zaman geçtikten sonra da düşüncelerini okumanın, onları yorumlamanın ve eksiklerini tespit etmenin çok faydası olduğuna inanır oldum. Bu yüzden, ben okuyum yeter diyorum şimdilik, beni takip edenler olursa da görüş paylaşmanın, yorum dinlemenin mutluluğu bir ayrı tabi, o duygu bir kenara. Bir önceki kayıt tarihi 5 Ekim 2009. Tam 8 ay olmuş. Başta söylediğim gibi , yazacak çok şey var. 2.5 yıldır savaşını verdiğim sürecin en önemli evresi geçti bu yıl, arada bu kadar zaman olmasının başlıca nedeni de bu tabiki. 20 gün sonra belli olacak bu harbi kazanıp kazanmadığım. Hacettepe ye gidersem başarmış olur muyum ? Bilmiyorum. Atatürk Lisesi'ne gitmem ''çok iyi bir başarıydı'' çevremdeki herkese göre, ama hepsinin yanıldığına 4 yıl boyunca her gün şahit oldum. Odtü için de böyle olacaksa, varsın Hacettepe olsun, iç devrimden sonra istediğim sadece huzur artık, bunu biliyorum ve Hacettepe'ye gidersem başardım mı acaba sorusunu o kapıdan girdikten sonra kendime sormam. Futbolun bana öğrettiği en güzel şeyi yapıyorum ; sonuçlara takılmadan doğru bildiğimi ve elimden gelenin en iyisini...

Futbolun öğrettikleri dedik değil mi ? Huzur içinde yat Turgut Hocam...

5 Ekim 2009 Pazartesi

Geçti 24 Saat



Galatasaray'ın Ankaragücü mağlubiyetinin ertesi günü. Gazetelerde mağlubiyet haberlerinin peşinden gelen yorum takımın disiplinden ve organize futbol anlayışından uzak olduğu yönünde. Hey benim güzel ülkem.. Blog dünyasıyla bu yıl tanıştım ve tanıştığım an anladımki bu ülkede futbolun nabzı bloglarda atıyor. İnsanlar çıkar ilişkileri içinde olmadan, kimseye yaranmayı düşünmeden cesurca tahminlerini yapıyor, görüşlerini söylüyor. Gazetelerdekiler ise yıllardır yaptığını yapıyor, kime nerden yalakalık yaparım, nerden kendime bir yol bulurum düşünceleri altında futboldan çok iyi anladığını zannederek yorumlarını sıralıyor. Futbol blogları ve gazeteler arasındaki en güzel fark da bu zaten. İnternet ortamındakiler herkesin futbol hakkında yorum yapabileceğini biliyor. Google'ın blog sayfasına girip bir hesap açtığında artık söylemlerinin de yorumlarının da önünde hiçbir engel kalmıyor. Gazetelerin köşesinde bir yer kapmak için 10 yıl 20 yıl takla atanlar ise amaçlarına ulaştıklarında kendini futbol bilgini zannederek yorum yapıyor. Hal böyle olunca da Rijkard'ın teknik heyetine söylenmedik laf kalmıyor. İçimden çok şey geçiyor ama artık futbol sohbetlerinde söylemekten yorulduğum ve futbol bloglarının ortamını gazete entrikalarıyla kirletmek istemediğim için boşver diyorum.

4 Ekim 2009 Pazar

Sınav


Beklenen oldu. Eskişehir ve Sturm Graz beraberliklerinin ardından Galatasaray deplasmanda 3-0 kaybetti Ankaragücü'ne. 83'de Uğur'un yediği çalımdan sonra gelen gol takımı dağıttı, 88 ve 89'da gelen gollerler maç 3-0'a gitti. Uğur aynı çalımı Pana maçında da yemişti, o pozisyon da gol olmuştu. O zaman olur bir kerecik demiştim, ama şimdi Türkiye'nin orta sıra takımının futbolcusunun onu yerlerde süründürdüğünü görünce umutlarım bitti. Umarım kendini toparlar. Eskişehir maçını izlemedim. Sturm Graz maçında ise Galatasaray tek kale oynadı, maç 1-1 bitmesine rağmen sahadaki Galatasaray bana umut aşıladı. Ankaragücü'nün ilk yarısı ise yine tek kale şeklinde geçti, ama Galatasaray yine golü bulamadı. Evet Baros iyi forvet, koşuyor, hızlı, mücadele ediyor, gol için çırpınıyor ama şut çekemiyor. Yahu şut çekemeyen forvet mi olur? Farkındayım, ilk sezonunda 20'nin üzerinde gol atan bir forvet için çok acımasız bir eleştiri, ancak Baros o 20 golü atarken de ben aynı şeyi söylüyordum; bu adam şut çekemiyor, şut çekemeyen forvet mi olur? İki sezondur aklımda kalan tek golü var Baros'un iyi şutla attığı, o da geçen sezonun ilk haftalarındaydı.

Galatasaray yine futbolunu oynadı bu hafta, en çok hoşuma giden de bu zaten. Ne olursa olsun takım futbolunu oynuyor takır takır. Bugün Galatasaray kazanabilirdi de, ama iyiki yenilmiş diyorum maçtan sonraki tabloyu görünce. Hayatta öyle bir an gelirki, insanlar ağızlarından çıkan laflarla sınav edilir. ''Rijkard'a güveniyoruz'' söylemlerinin sınav edileceği an işte bu an. Takımın Beşiktaş'ı, Pana'yı yenerken zaten güvenirsin, arkasında olursun. Mesele işler kötü gittiğinde ekip olabildiğini göstermektir. Şimdi tüm camianın yapması gereken tek şey var, söylemlerine sadık kalıp teknik heyetine sonuna kadar güvenmek. Bir takım üç-dört maç puan kaybetmeyle kötü takım olmaz, şimdi gelecek maçı bekleme zamanı

27 Eylül 2009 Pazar

Çizme'den İlk Tahminler


İtalya'da 6.hafta. Sempati duyduğum iki takım, Sampdoria ve Juventus ilk iki sırayı paylaşıyor. Sampdoria bu sene ilk dördü görecek gibi. En yakın takipçileri ise dört galibiyetli İnter. Milan bu sene yoklara oynuyor. Roma ise Ranieri'yi takımın başına getirerek bir yıl macera arama peşinde olduğunu gösterdi.
Şampiyonluk için gönlümden Juventus geçiyor. Ferrara yönetimindeki takım Diego ve F.Melo'nun gelmesiyle daha da güçlendi. Del Piero ve Trezeguet artık daha yaşlı, gol yollarında sıkıntı yaşayabilirler. Amauri ve Iaquinta iyi forvetler, ancak sakatlık veya ceza durumunda beklenmedik skorlar görebiliriz. Gönlümden Juve geçiyor ama İnter yine zirveye oturacak gibi duruyor. Ibrahimoviç-Eto'o takası sonrası bir sistem takımı görüntüsündeler. Lucio ve Milito iyi transferler. Savunmaları geçen seneden daha güçlü ve bu sene daha ''ekip'' bir kadro var. Mourinho ne yapar eder şampiyonluğu alır. Milan, Leonardo'yu başa getirerek Barcelona taklidi bir hareket yaptı ancak aradaki farkları göremediler. Ben gördüklerimi sıralayım. İspanyolların deyimiyle ''mes que un clup'', yani bir kulüpten daha fazlası Barcelona ve Barcelona ismi herkesden, herşeyden daha önemli. Bİleti kesilemeyecek isim yok. Üstelik bu adamlar Katalan, iyi futbolcu diye bir Brezilyalı'ya, bir Arjantinli'ye kendi içlerinden gelen birini yem etmezler. Çok iyi bir alt yapı sistemleri var ve A takımdaki oyuncuların çoğu Guardiola'yı ismen değil, kişisel olarak da tanıyorlar. Takım gençlere önem veriyor, akıllı transferler yapıyor ve mücadele eden formayı kapıyor. Bu saydıklarımın hiç biri Milan'da yok. 30'un üstü ağır toplarla dolu Milan'da krampon fırlatma benzeri bir hareket gördüğümüzde neler olacak, merakla bekliyorum. Uefa biletini zor kaparlarsa kimse şaşırmasın.Spaletti-Ranieri değişimiyle Roma için sıralama tahminlerim de Milan'ınkiyle aynı oldu. Sampdoria Şampiyonlar Ligi'ni görebilir diyorum. Genoa, Fiorentina ve Udinese de ilk dört için zorlayacaktır.

Deprem Bölgesi

Chelsea'nin puan kaybedeceğine dair tahminim Wigan karşısında gerçekleşti. 3-1 kaybetti maviler. Ben bu direnci Tottenham'dan bekliyordum ama Wigan başardı. Bakalım sarsıntı enkaza dönüşecek mi?

24 Eylül 2009 Perşembe

09-10 Premier Lig'in İlk Tahminleri


Bu sezon kim ne yapar? İpi kim göğüsler, hangi futbolcular kalır, kimler yolcudur? gibi sorular için sakin ve mantıklı bir şekilde ilk tahminleri yapma zamanı geldi benim için. Önce hazırlık maçları, ardından bir hazırlık ve iki resmi olmak üzere üç maçlık milli takım dönemlerinin ardından Uefa ile Şampiyonlar Ligi gruplarının ilk maçlarının oynandığı haftanın sonu. Premier Lig'de 6.haftayı geride bıraktık. Ancelotti yönetimindeki Chealsea 6'da 6 yaparak zirvede, Sir'ün Şeytanları ise 15 puanda. Bu sezon ipi yine Manchester göğüsler. Alex Ferguson'un hiç sevmediğim ama kazanmayı bilen yapısı İngiltere'deki ilk sezonunda Ancelotti'ye o kupayı yar etmez. Manchester'da Ferguson her zaman ağır toptur. O takımdan kimler geldi geçti, ama Ferguson 22 yıldır orada. Boşuna ''Sir'' değil adam, masaya yumruğunu vurduğunda gönderemeyeceği adam yok. Beşiktaş maçında kramponlarını fırlatan Rooney davranışlarına devam ederse devre arası, en geç sezon sonu başka bir takımın yolunu tutar. Bu ekonomik krizde Rooney'e istediği parayı verecek tek takım ise yine aynı şehirde; Manchester City. Ama Alex Ferguson'un Rooney'den kolay kolay vazgeçmeyeceğini düşünüyorum. Öncelikle oyuncuyu kazanma yolunu tercih edecektir. Manchester City'yi de 90+6 da Owen'ın golüyle geçtiler, 4-3 biten maçta ilk golü de Rooney attı. Bakalım bu gol Rooney'nin Sir'e verdiği bir cevap mı, yoksa Sir'ün Rooney'i kazanma çabalarının sonucu mu ilerleyen haftalarda göreceğiz.
Chealsea Tottenham'ı 3-0 la geçti. Bu maçta puan kaybedeceklerini veya zorlanacaklarını düşünüyodum, yanılmışım. Maçtan sonra şunu söyleyebilirim, Ancelotti Milan'da yaptığının aynısını yapıyor, kaliteli kadroyu iyi şekilde kullanıyor, şu an için iyiler, ama sadece şu an için. Bu takım Chelsea, burada oyuncular-teknik heyet-yönetim arasındaki dengeler hassas. Yıldızlarla dolu bir takım kuruyorsanız karşılaşacağınız en büyük sorun bu oluyor zaten, ve bunun sonucunda ilk sarsıntı da yapının bir bölümü mutlaka çöküyor, kim daha vazgeçilebilir ise enkazın altında da o kalıyor. Geçen sezon Scolari kaldı, bir önceki sezon Mourinho. Mourinho'nun bile altında kalacağı duvarlara sahipse bir takım, işler ters gitmeye başladığında enkazın altından çıkmayacak adam yok diyorum, bu sezon en iyi ihtimalle ikinci olurlar. Manchester United'dan nefret eden biri olarak yanılmayı umuyorum, zira Liverpool ve Arsenal'in zirvede Manchester City kadar bile gözleri yok. Buradaki bile sadece para için bir araya gelenlerin daha inançlı olmasından geliyor.Manchester City sezona iyi başladı. Bunun en büyük etkeni ise kaliteli oyuncuların bir arada oynamaktan aldığı zevk gibi görünüyor. City için fazla bir şey yazmayacağım, sene içerisinde mutlaka bir teknik direktör değişikliğine gideceklerini ve ilk üçü göremeyeceklerini düşünüyorum. Zirveyi istiyorlar bunu görmek zor değil, ama bu sezon ilk üç zor.Liverpool ve Arsenal ise bildiğimiz gibi. Ben kendimi bildim bileli Liverpool'un şampiyonluk için en gayretli olduğu sezon geçen sezon. Zaten son kırk yılın derecelerine baktığımızda 20 yıldan fazla bir süredir bu yönde çok büyük bir gayretlerinin olmadığını görüyoruz. Takımın temel taşlarından Xabi Alonso'yu sattılar, yerine Aquilani'yi aldılar, ilk dördü de zora soktular. Geçen sezon yakaladıkları tempoyu yakalamaları mümkün değil, Xabi'yi çok arayacaklar. Bakalım Rafael Benitez'in futbol zekası zor durumlarda ne kadar ortaya çıkacak, Bu sene bu zor durumlar onu sıkça bekliyor gibi.
Arsenal'de Kolo Toure ve Adebayor'un eksikliğinin hissedilceğini sanmıyorum. Arsenal'in en sevdiğim özelliği burada ortaya çıkacaktır, komple bir takımlar ve eksikleri kilit oyuncuları değilse sistemleri aksamıyor. Rosicky ve Eduardo sahalara geri döndü, iki iyi transfer sayılabilir. Bu sezon geçen sezona göre daha iyiler, en az dördüncülük, en iyi ihtimal ise ikincilik diyorum. Şampiyonlar Ligi'nde şanslı kuralar çekerlerse 2006'daki başarıyı tekrarlayabilirler.

30 Ağustos 2009 Pazar

Avrupalı


Galatasaray deplasmanda Panathinaikos'u 3-1 yendi. Bu yıl Galatasaray'ı ilk defa 90 dakika izledim. Rijkard'ın Barcelona yıllarındaki yardımcısı Henk Ten Cate'nin yönettiği Panathinaikos, 1 yıl önce şampiyonlar ligi ön elemelerinde Villareal'e zor anlar yaşatmıştı ancak tecrübe ağır basmıştı ve Panathinaikos ön elemede kalmıştı. Bu yıl ise Şampiyonlar Ligi elemelerinde sahalarında Atletico Madrid'e 2-3 ve deplasmanda yanlış hatırlamıyorsam 2-0 yenilerek Uefa'ya geldiler. Kısa bir maç yorumu yapayım. Baros,'un güzel çalımına süratini de eklemesi savunmayı hataya zorladı ve açtığı orta defansın Elano'ya gol ikramına dönüştü. Elano'nun frikiğinin savunmaya çarpıp ağlara gittiği bir gol daha vardı maçta. Diğer gol ise Mehmet Topal'ın güzel pasında Baros'un kaleciyi de çalımlayarak boş kaleye topu yuvarlamasıyla geldi. Maçı izlerken aklımdan çocukluk yıllarımda izlediğim maçlarda Türk takımlarının Avrupa'nın devleri karşısında Panathinaikos'un düştüğü hallere düştüğü maçlar geçti. Artık Galatasaray'da tam bir ''Avrupalı'' olmuştu ve oynadığı futbolla rakibini hataya zorluyordu. Galatasaray'ın 09-10 sezonu UEFA'nın yeni formatında çıktığı ilk karşılaşma bu sonuçta, ne yorum yaparsak yapalım erken. Ama Galatasay oynadığı futbolla bana umut aşıladı açıkcası. Milli takım maçları ve Beşiktaş derbisinin yorgunluğu göze battı son dakikalarda. Takım Ayhan'ı çok aradı, Emre Güngör'de kendisinden umutlu olan taraftarların umutlarını tamamen bitirdi tekrar sakatlanarak, en azından benimki bitti. Neeskens&Rijkard el ele, haydi cimbom finale diyorum.

Fenerbahçe sahasında Twente'ye 1-2 kaybetti. Basketbol Milli Takımı ise çeyrek finalde Yunanistan'a uzatmalarda 76-74 yenildi. İsrailli hakem bizi katletti ancak Türkiye'nin kendinden kötü bir Yunanistan'a yenilmesini de sadece hakemlere bağlamak yanlış. Hidayet'in tek başına hücumları bitirmek istemesi maçın kaderini etkiledi. Son çeyrekte 8 sayı atıp takımı toparlasada benim yorumum bir duvar yapıp on duvar yıktığı yönünde..

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Fabregas'ın Değeri


40 milyon euro ? Arsenal ve İspanya Milli takımının formayı sırtına geçiren en genç ismi için Wenger ve kurmaylarının biçtiği fiyat bu. Az veya çok tartışmaya açık. 2003 yılında 2.25 milyon pounda Barcelona'dan alındığını düşününce Wenger'in bu işi gerçekten bildiğini söylemek mümkün. 22 yaşındaki kaptanını satmak istemiyor Arsenal doğal olarak. Ancak Laporta ve Perez'in bu genç İspanyola talip olduğunu hergün dile getiriyor İspanyol medyası. Guardiola'nın sisteminin tam adamı Fabregas ama İniesta ve Xavi'nin bir kopyası olan Fabregas'ın kimse Arsenal'de oynadığı kadar forma giyebileceğini iddia edemez. Peki Katalan Fabregas Real Madrid'de ne kadar oynayabilir ? Arsenal'deki gibi takımın sisteminin Fabregas etrafına kurulmayacağını görmek zor değil. Nankör olma Fabregas, Wenger senin için en iyisi...

Arda'dan önce - Arda'dan sonra


Öncelikle biraz Arda Turan'dan bahsetmek gerekir. Bugün Türkiye'de izlemekten zevk aldığım futbolcuların başında gelen 1987 doğumlu bu yetenek, 12 yaşında Galatasaray altyapısına adım atmış. 05-06 sezonunun ikinci transfer döneminde kiralık olarak gittiği Vestel Manisaspor'da Ersun Yanal ile geçirdiği yarım sezonun ardından Galatasaray çatısı altına dönen Arda'nın Şampiyonlar Ligi 3. ön eleme maçında FK Mlada Boleslav karşısındaki performansını iyi hatırlıyorum. Sol kanattan içe yaptığı bindirmeler, attığı iki gol ve yaptığı bir asistle maçı izleyen herkesin beğenisini toplamıştı o zamanlar 19 yaşında olan Galatasaray tribünlerinin gözbebeği. Burada dikkat çeken başka bir nokta, çoğu zaman transfer politikalarını 25-35 yaş arası Avrupa'nın eskimiş yıldızlarını almak şeklinde belirleyen Türk takımlarının birinde 19 yaşında bir futbolcunun Şampiyonlar Ligi'nde oynuyor olmasıydı. Eric Gerets'in bu hamlesi şüphesizki Galatasaray ve Arda için çok yerindeydi. Burada bir parantez açarak başka bir konuya da değinmek istiyorum.O transfer sezonunda da her zaman olduğu gibi Türk medyası yine boş durmuyor, balon haberlerle sayfa doldurma peşinde koşuyordu. Maddi sıkıntılar içinde olan Galatasaray'ın medyayı ters köşeye yatırarak yaptığı Carrusca hamlesi ise artık genç yetenekler izlemek isteyen birçok taraftarın gözünde olumlu bir hamleydi. Ancak kim bilebilirdi ki Carrusca'nın gelişiyle canlanan umutların Galatasaray'ın alt yapısından çıkan ve daha ilk maçında gönüllere taht kuran Arda ile sevince dönüşeceğini...
Parantezi kapattıktan sonra konumuza dönelim. Arda'nın yaptığı iyi bir başlangıçtı ama her genç futbolcunun geçtiği sınav, yani profesyonel mentaliteye geçebilme sınavı 19 yaşındaki Arda'yı bekliyordu. Mlada Boleslav maçında yaptıklarıyla çıkar için çalışan bazı gazetecilerin göz hapsine giren Arda'nın bu isimlere fırsat vermeden kendi halinde işini yapması çok önemliydi. Ancak 06-07 sezonunun ilk yarısı çıkar medyasının istediği gibi gitti. Gece hayatı iddiaları ile gazeteleri süslemeye başlayan Arda'nın Kasım ayındaki Bordeaux maçında Zidanevari bir hareketle Jurietti'ye kafa atması pusuda bekleyenlerin ekmeğine yağ sürüyordu. İtiraf etmek gerekirse az da olsa benim de umudum bir nebze kırılmıştı bu hareketten sonra. Arkadaşlarımla yaptığım futbol sohbetlerinde bu konuyu konuştum bende çoğu futbolsever gibi. 2006 yılının son ayları profesyonel ve genç bir futbolcu için umutların biraz daha uzayacağını göstediyordu. Ancak 07-08 sezonu başlarken Adnan Polat yönetiminin takımın başına getirdiği disiplini ile ünlü Feldkamp hem Arda'nın, hem de genç yeteneklerin profesyonel olamayışını seyretmekten sıkılarak umudunu kesmeye başlayan taraftarların futbol anılarında önemli bir yere sahip olacaktı. Feldkamp'ın ne kadar başarılı bir teknik direktör olduğu elbette tartışmaya açık bir konudur, ancak bu konudaki başarılı etkilerini göz ardı etmek bu yaşlı kurda hakaret olur. Bir dönem çalıştırdığı Kauserslautern'in yıldız futbolcusu Damir Hotiç'in ''Benim adım Hotiç. Ben kulübede oturmam'' demesiyle ertesi maçı Hotiç'e tribünde izlettiren Feldkamp, antreman disiplini ve profesyonel mentalitesi ile Arda'yı 20 yaşında profesyonel yapma yolunda ilk tohumları atıyordu. Çok değil, bir yıl geçmeden Euro 08'de hem futbolseverler, hem de Arda Turan bunun meyvelerini toplamaya başlamıştı. Euro 08'de ne durumda olduğunu son olarak gösterecek olan Arda için artık söylediğim tek şey vardı: 21 yaşında Türkiye'nin en iyi futbolcusu olmayı başaran bu çocuk, Türk futbolu için bir milat..
Şimdi gelelim yazının asıl konusuna, yani Arda'dan önceki ve sonraki tabloları incelemeye. Arda'dan önceki resmi yukarda biraz çizdim aslında. Yetenekli ama profesyonel olamamış, medya ve taraftarların ilgisini çekmeyi başardığı an aklı toptan başka yerlere kaymaya başlamış bir yığın futbolcuyla dolu bu resim. Genç yaşta uefa kupasını gören ve yeterli seviyede olduğunu düşünüp soluğu Avrupa'da alan ve en verimli yıllarını yedek kulübelerinde geçiren Emre, Okan, yürüyerek adam geçme gibi bir meziyete sahip olan Yusuf Şimşek, Beşiktaş'ın yıldız sıfatıyla sahaya sürdüğü ve bugün biri 25, diğeri 24 yaşında olmasına rağmen hala yapabileceklerinin çok çok altında işler yapan İbrahim Akın, Gökhan Güleç, Glatasaray altyapısından yetişen ve profesyonellik sınavını Fenerbahçe'de vere(meye)n Ceyhun Eriş. Kemal Aslan, Ayhan Akman, Fatih Akyel.. Liste uzuyor. Tekrar altını çizmek istiyorum, bu isimler gerçek bir profesyonel olma çağında hakettikleri noktalara gelememiş, çeşitli nedenlerle profesyonelliği ya ertesi yıllara ertelemiş, ya da hiçbir zaman gerçek bir profesyonel olamamış isimler. Peki hiç mi yüzümüz gülmedi bu yıllarda ? Güldü tabiki. 9 yıl Tugay Kerimoğlu, 7 yıl da Nihat Kahveci oynadıkları futbolla göğsümüzü kabarttılar. Ancak yukarda saydığımız yeteneklere bakınca iki isim gerçekten az Türk futbolu için.
Peki ya Arda'dan sonrası ? Türk futbolunun kör talihi kırılacakmıydı ? Önce Arda 19 yaşında formayı sırtına geçirdi. 21 yaşında Türk futbolunun en değerli ismi oldu. Bu, büyük takımların gençlerinde birşey yapabileceği gerçeğini görmesine yardım etti. Önce Gençlerbirliği Oftaş, ardından Fenerbahçe Gökhan Gönül'e formayı vererek Türk futboluna bir sağ bek kazandırdı, ardından Ertuğrul Sağlam Serdar Kurtuluş ve Serdar Özkan'ı 20'li yaşlarında sahaya sürdü. Ben demiyorum ki bu isimler çok yetenekli, ama Türk futbolunun gençlere güven duyduğu yıllarda hepsi genç yaşlarında sahaya çıkma şansını yakalamış ve bu şansı 2000'li yılların örneklerinden çok daha iyi değerlendirmişlerdir. Batuhan Karadeniz, Sercan Yıldırım, Volkan Şen, Uğur Uçar, Özer Hurmacı, Abdülkadir Kayalı, İsmail Köybaşı, Selçuk İnan, Ceyhun Gülselam, Abdullah, Barış Özbek, Serkan Çalık... Bunlar benim bir çırpıda sayabildiklerim, oturup düşününce çok daha uzun bir liste yapılabilir. Bu isimlerin hepsi Arda'nın milli takım ve Galatasaray forması altında sergilediği başarılı futbolun getirdiği gençlere artı puanla yeteneklerini birleştirmiş ve en yaşlısı 21 yaşında süper ligte forma giymiş isimler. Tabiki hepsinin kesinlikle profesyonel olduğunu söyleyemeyiz henüz, ama bir futbolsever olarak Türk takımlarında bu kadar genç ismin şüphe edilmeden oynatıldığını görmek Avrupalı takımlara kafa tutacak seviyede takımlar kurabilmemiz yolundaki umudumu artırıyor. Umarım ben de blogdaki bu ilk yazımın ardından yazacaklarımla profesyonel bir blogçu olmayı başarırımda topun etrafında dönen dünyamı topa biraz daha yaklaştırırım...